Cumartesi Anneleri

cumartesikapak_720

Satış fiyatı 280,00 TL
Taban fiyat400,00 TL
İndirim-120,00 TL
Fiyat / kg:


100,00 TL için Kargo kargosu ile

Preloader

Koynumuzda saklı düşlerimiz

Yüreğimiz ellerimizde gidiyoruz
El aman ölüm yaman

Sadece okuyanı değil yazarken her satırında yazarını da derinden etkileyen ülkemizde 31, Latin Amerika’da 45 yıllık bir dramı yazmak başlı başına bir travmadır.

İşin korkunç yanı da bu kadar büyük acımasızlıkları aynı kötülükle ve canavarlıkla gerçekleştirenler, yıllar yılı aramızda, yanı başımızda normal insanlar gibi yaşamaya devam edebiliyorlar.

Her cumartesi Galatasaray’da ağıtlar yakan ya da Arjantin’de Plaza de Mayo meydanında toplanan annelerin, kayıp yakınlarının çığlıkları onları rahatsız etmiyor.

Toplumsal yabancılaşma, boş vermişlik, başkalarının acılarına duyarsızlık, giderek sıradan bir olay hâline geliyor. Ellerinde kaybettikleri yakınlarının resimleriyle 70 yaşın üzerinde kadın erkek bu yaşlı insanlar, bir kâğıt parçasından bir şeyler okuyorlar.

Toplumu, kamuoyunu ve basını hükûmet yetkililerini acılarına ses vermeye çağırıyorlar. Her cumartesi tekrarlanan bu ritüelin onlarda yarattığı derin psikolojik travmaları hangi sözcükler anlatabilir ki!..

 

 

Ahmet CİHAN ÖNSÖZ

Hafızanın direnci ve bir adalet nöbetinin hikâyesi
Av. Ahmet Cihan

I. İnsanlık onurunun sınır hattı: “Yaşam hakkı” ve “kayıplar”
İnsan hakları, modern dünyanın üzerine inşa edildiği iddia edilen en temel sütundur. Ancak bu haklar, sadece yüksek tavanlı mahkeme salonlarında veya şık ciltli anayasa metinlerinde yaşayan soyut kavramlar değildir. Hak dediğimiz kavram; sokakta, evde, iş yerinde ve en önemlisi gözaltında, yani bireyin devletin mutlak koruması (veya gözetimi) altında olduğu o en savunmasız anda anlam kazanır.
Nesip Uzun’un elinizdeki bu titiz çalışması, insan haklarının en karanlık, en dipsiz ve en sarsıcı noktasından; yaşam hakkının askıya alındığı “gözaltında kaybetmeler” gerçeğinden yola çıkıyor. Bir insanı hayattan koparmak bir cinayettir; ancak onu mezarsız bırakmak, ailesini bitmek bilmeyen bir yas döngüsüne hapsetmek ve varlığını tarihin silik sayfaları arasına gömmeye çalışmak, sadece o kişiye karşı değil, tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. “Kayıp” demek, zamanın donması demektir. Bir anne için evladının ne ölüsüne ne dirisine dokunamamak, dünyadaki en ağır işkence biçimidir.

II. Küresel bir yara: Arjantin’den Türkiye’ye hafıza köprüleri
Bu kitap, okuyucuya önemli bir perspektif sunuyor: Acının coğrafyası yoktur. Gözaltında kaybetmeler, maalesef sadece Türkiye’nin bir trajedisi değildir. Kitapta yer verildiği üzere, benzer trajediler Arjantin’de, Şili’de, Paraguay ve daha pek çok ülkede de yaşandı. Nesip Uzun, uluslararası bu arka planı kitabın temeline yerleştirerek, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri mücadelesinin küresel bir insan hakları mücadelesinin/direnişinin kopmaz bir parçası olduğunu gösteriyor. İstanbul Galatasaray Meydanı’ndaki sessiz çığlık, aslında Buenos Aires’teki annelerin çığlığıyla aynı frekansta yankılanmaktadır. Bu çığlık, yaşanan insanlık suçunu unutturmaya çalışanlara karşı, annelerin/kayıp yakınlarının diri tuttuğu/kaydettiği hafızanın evrensel ölçekte verdiği bir mücadeledir.

III. Tarihsel bir süreklilik: Kayıp politikası
Türkiye’deki faili meçhul cinayetler ve kaybetme politikaları, bir gecede ortaya çıkmış tesadüfler silsilesi değildir. Kitap, bu insanlık suçunun izlerini Osmanlı’nın son döneminden itibaren örnekleri ile ele alarak bu politikanın devamlılığına vurgu yapmaktadır. 1921’de Karadeniz’in karanlık sularında yok edilen Mustafa Suphi ve yoldaşlarından 1948’de sınırı geçmek isterken katledilen Sabahattin Ali’ye, 1980 darbesinin işkence hanelerinden 90’lı yılların “Beyaz Toros”larına uzanan bir silsile içinde, muhalif politika izleyenlerin nasıl yok edildiklerini özet hâlinde vermektedir.

IV. Hasan Ocak: Sessizliği bozan milat
1995 yılı, Türkiye’de toplumsal bellek için bir kırılma noktasıdır. Hasan Ocak’ın gözaltına alınışı ve ailesinin -başta annesi Emine Ocak ve babası Baba Ocak- sergilediği inanılmaz kararlılık, üstü örtülmek istenen gerçeğin nasıl gün yüzüne çıkarılabileceğinin simgesi olmuştur. Ayrıca, gözaltına alınıp kaybedilen Hasan Ocak’ın bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması, “devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle harekete eden kişiler veya gruplar tarafından...” gözaltına alındıktan sonra, inkar edilen kişilerin aslında nerede olduğunu açıklamaktadır.
Hasan Ocak şahsında somutlaşan bu hikâye, aynı zamanda Cumartesi Annelerinin doğuş hikâyesidir. Bu kitapta, Ocak ailesinin sadece kendi evlatlarını değil, tüm kayıpları kapsayan adalet arayışına tanıklık edeceksiniz. Baba Ocak, Emine Ocak, Elmas Eren, Zeycan Yedigöl, Berfo Kırbayır, Hanım Tosun, Asiye Karakoç, Hanife Yıldız ve daha onlarca anne/baba/kardeş tüm zorluklara ve engellemelere rağmen kayıplarının akibetini sormaktan, adalet ve hakikat talebini dile getirmekten vazgeçmediler.

V. Siyasi labirentler, raporlar ve sağır kulaklar
Nesip Uzun, bir araştırmacı titizliğiyle devletin bu konudaki tutarsızlığını da masaya yatırıyor. TBMM Faili Meçhulleri Araştırma Komisyonunun hazırladığı ancak gereğinin bir türlü yapılmadığı raporlar, Susurluk kazasıyla ortalığa saçılan kirli ilişkiler ve “devlet sırrı” kalkanının arkasına saklanan suçlular...
Kitapta, 2011 yılında gerçekleşen Dolmabahçe buluşması gibi umut verici anların, nasıl olup da 700. haftadaki polis müdahalesine ve meydan yasaklarına evrildiği de analiz ediliyor. Berfo Ana’nın 103 yaşında, “Oğlumun kemiklerini bulmadan ölmeyeceğim,” diyerek hayata veda edişi, siyasetin konjonktürel yaklaşımları değişse de annelerin “evladımın mezarı nerede?” sorusunun hiç değişmediğini görüyoruz.

VI. Duyarsızlık zırhına karşı ortaklaşma çağrısı
Eserin en can alıcı kısımlarından biri de sosyolojik sorgulamadır. Bir toplum, komşusunun evladı kaybedilirken nasıl bu kadar sessiz kalabilir? Medya eliyle yaratılan olumsuz algılar toplum vicdanı üzerine nasıl bu kadar etkili olabilir? Nesip Uzun, kayıp vakalarına karşı duyarsız insan prototipini tartışmaya açarak, empati duygusunun yitirilişini eleştiriyor. Ve Cumartesi Annelerinin mücadelesinin aynı zamanda toplumu yeniden en temel insan haklarına sahip çıkmaya, başkasının acısını görmeye, ortak olmaya, çözüm bulmaya davet eden bir vicdan hareketi olduğuna vurgu yapmaktadır.
VII. Sonuç: Geleceğe bırakılan bellek kütüphanesi
“Cumartesi Anneleri” kitabı sadece geçmişin bir dökümü değildir; o aynı zamanda geleceğe yazılmış bir mektuptur. Adaletin tecelli etmediği yerde tarih en adil yargıçtır. Bu kitap, o büyük mahkemenin önemli bir delil klasörüdür. Binlerce sayfalık raporu, onlarca yıllık tanıklığı ve hiç sönmeyen bir umudu tek bir gövdede birleştiren bu çalışma, okuyucusuna şunu fısıldıyor: Kayıplarımızı unuttuğumuz gün, gerçekten ölecekler.
Elinizde tuttuğunuz bu sayfalarda sadece isimler, tarihler veya hukukî terimler yok; bu sayfalarda hiç bitmeyen bir yas, bir annenin çığlığı ve benzer acıların bir daha yaşanmaması için bir toplumun arınması gerektiğine dair bir umut var.
Nesip Uzun’a bu meşakkatli yolu yürüdüğü ve hafızaya katkı sunduğu için teşekkür borçluyuz. Bu kitap, Galatasaray Meydanı’nın soğuk betonuna sinmiş olan o sıcak inadın, ellerde taşınan kayıp fotoğraflarının ve bir gün mutlaka tecelli edecek olan adaletin hikâyesidir.
Hafıza adalettir. Unutmamak ise direnişin ta kendisidir.
21.05.2026

Hüseyin OCAK ÖNSÖZ

Sizin hiç yakınınız kayıp oldu mu?
Hüseyin Ocak - Cumartesi İnsanları

Sizin doğurup büyüttüğünüz, gençliğine güzelliğine doymadığınız kızınız veya oğlunuzu, sizden zorla koparıp aldılar mı?
Bir gece yarısı veya şafak vakti, onlarca güvenlik güçleriyle eviniz basılıp, sevdiğinizi kucağınızdan alıp götürdüler mi? Aramaya başladığınızda “Biz de böyle biri yok, biz almadık” cevabı aldınız mı? Bakmaya kıyamadığınız, güneş gibi içeri gireniniz, söz söylemeye kıyamadığınız gündüz vakti, en kalabalık metropolün en karabalık meydanında, onlarca kişinin gözü önünde, gözaltına alındı mı? Onu aradığınızda “Bizde yok, biz gözaltına almamışız” cevabını aldığınızda ne yaptınız? O an kalbinizin durduğunu hissedip, kendinizi çok çaresiz ve yapayalnız hissettiniz mi?
Çocuk düşlerinizle, babanızın eve gelmesini beklerken, onun sıcacık kollarını özlemişken, kapının önünde onu beklerken, tam kavuşma anında onu bekleyen zorbalarca zorla bir Beyaz Toros araca zorla bindirilmesine şahit oldunuz mu? Avazınızın çıktığı kadar bağırıp, gücünüzün yettiği kadar Beyaz Toros’un arkasında koşup sonra çaresizlik, umutsuzluk, sonsuz bir boşluk yaşadınız mı?
Siz bakmaya kıyamadığınız can parçanızı, onlarca ceset içinde aradınız mı hiç? Bu manzarayı defalarca, defalarca yaşadınız mı? İlk önceleri, “inşallah burada değildir,” derken, sonra “inşallah buradadır, en azından bir mezar yeri olur,” dediniz mi?
Bir annenin doğurduğu, göbek bağının ondan kesildiği, büyüttüğü bir çocuğu, canı için, “Bir kemiği de olsa verin bana, onu ölünceye kadar sırtımda taşıyacağım,” dediğini duydunuz mu?
Bir annenin otuz beş yıl boyunca, “Oğlum gelirse evi tanısın,” diye evin kapısını kapatmadığını, evini boyatmadığına şahit oldunuz mu?
Evde saz, söz, muhabbet, sofra varken otuz yıldan fazla bir zaman da sazın sustuğu, sözün, muhabbetin, sofranın olmadığı bir evde yaşadınız mı?
İlk önceleri oğlumu-kızımı bulacağım diye zulmün önünde duran, sonra oğlumun-kızımın katillerini istiyorum diyen, defalarca gözaltına alınan, hapis yatırılan, saçlarından tutulup yerde sürüklenen, coplanan, polis köpekleri ile üzerine saldırılan, polis arabalarının içinde biber gazı sıkılıp boğulma aşamasına gelen yaşlı ve hasta anneleri gördünüz mü?
Bizler bu son otuz senede bunların fazlasını duyduk, gördük ve yaşadık. Peki nedir bu gözaltında kayıp, kim, neden, niçin, nasıl yapar? Bunun ayrıntılarını bu kitabın yazarı sevgili dostumuz, yol arkadaşımız, 12 Eylül zindanlarında en ağır baskı koşullarını ve işkenceleri yaşamış biri olan Nesip Uzun, yaşanmış, benzer uluslararası deneyimleri de bir araya getirerek, ileride yüzleşip hesaplaşmak için uzun bir çalışmayı bir araya getirmiştir.
Bu otuz bir yıl 1100 (10 yıl Galatasaray’da basın açıklamamıza izin verilmedi) haftadır biz neden sokaktayız, kimleri arıyoruz?
Ülkemizde ve dünyada gözaltında kayıplar uzun yıllara dayanır. Ülkemizde ilk gözaltında kayıplar 24 Nisan 1915 tarihinde çeşitli yerlerden toplanarak bir araya getirilen 250 Ermeni aydın, yazar, hukukçu, milletvekili, müzik insanlarıdır. 1936 yıllında sendikacı Salih Bozışık gözaltına alınır, bir daha kendisinde haber alınamaz, 1937’de Seyit Rıza ve altı arkadaşı asılır, mezar yeri belli değil. 1948 yılında yazar, yayıncı Sabahattin Ali gözaltına alınır, bir daha kendisinden haber alınamaz. 1980 12 Eylül döneminde içlerinde Cemil Kırbayır, Turan Sağlam, Hayrettin Eren, Nurettin Yedigöl, Maksut Tepeli, Süleyman Cihan gibi insanların bulunduğu toplam 12 kişi gözaltında yok edilirler.
Özelikle 1990’dan sonra İHD verilerine göre ulaşılabilen 1388 kişi gözaltında kayıp edilmiştir. Gene İHD verilerine göre. 348 toplu mezarda 4201 kişinin olduğu tahmin ediliyor.
Neden gözaltında kayıp; diktatörlerin daha önce denedikleri imha etme yöntemi toplumda istediği etkiyi yaratmadı. Birçoğumuz tanığız bu duruma. 12 Eylül’de insanları aylarca süren işkencelerden sonra cezaevlerine doldurdular. Bu karanlık dönemde insanlar yeniden bir mücadele hattı yaratılar. Daha sonra ev infazları başladı. Bundan da istedikleri sonucu alamayınca sokak infazları başladı. “Dur dedik durmadı, teslim ol dedik, olmadı” bahaneleriyle birçok sol ve sosyalistleri yok ettiler.
Bütün bu ölümlerin sonucunda bir vedalaşma, helâlleşme, yas tutmadan sonra yaşam tekrar devam ediyor. Öldürülenin bir mezarı var, o mezar kalana bir metanet duygusu, yaşama duygusu, yeniden var olma duygusunu veriyor. Ama kayıp öyle değil. Sonsuz bir yok oluştur. Ailenin, sevenlerinin vedalaşma hakkı, yas tutma hakkı, mezar hakkı elinden alınıyor. Aylar yıllar süren, tüm ailenin her gün yaşadığı bir işkence hâlidir bu. İnsan hakları ihlallerinin en zoru. Toplumu en çok etkileyen âdeta topluma deli gömleği giydirilmiş hâlidir bu. Bundan dolayıdır ki BM bu konuda özel bir çalışma yaptı ve bir sözleşme hazırladı. Sözleşmeyi 77 ülke imzalamış, Türkiye taraf ülke olmasına rağmen hâlen imzalamamıştır.
BM Genel Kurulu tarafından 20 Aralık 2006 tarihinde bir sözleşme kabul edildi. Zorla kaybetme insanlığa karşı bir suç ve uluslararası insan hakları hukukuna dayalı içtihada göre zorla kaybetme sadece kaybedilen kişi için değil, aynı zamanda kaybedilen kişinin ailesi için de bir işkencedir. BM sözleşmesinde gözaltında kayıpları, insanlığa karşı işlenmiş suçlar içinde sayarak, zaman aşımının da olamayacağına hükmeder.
Türkiye de bu tür ağır insan hakları ihlallerini insanlığa karşı suç saymadığı gibi dosyaların birçoğunu görmezden gelip kapatırken, kalanını da zaman aşımı ve berat ile sonuçlandırarak ortada kaldırmaktadır.
Biz bu mücadeleye başlarken elbette kutup yıldızımız Plaza De Mayo Anneleriydi. 30 Nisan 1977 yılında başlattıkları bu mücadele, bugün 2549 haftaya yaklaşmaktadır. Bugün bizim 31 yıl ve 1100 haftalık direnişimizin can suyunu 12 Eylül’de cezaevleri önlerinde toplanıp darbeci işkencecilere “Çocuklarımızı size öldürtmeyeceğiz,” çocuklarına da “Direnin aslanlarım, biz sizin arkanızdayız,” diyen annelerden, o mücadele insanlarından aldık.
Geçmişle yüzleşip hesaplaşmak için unutmamak, hatırlamak, gelecek kuşaklara aktarmak çok önemli. Dostumuz, yoldaşımız Nesip Uzun bu önemi kavrayarak, Osmanlı’nın son zamanlarından başlayarak günümüze kadar bu coğrafyada yaşanan gözaltı kayıplarını titiz bir çalışmayla tarihe not düşmüştür. Sadece bu coğrafyada değil, gözaltında kayıpların olduğu birçok ülkedeki literatürü, güncel gelişmeleri ve uygulamaları inceleyerek karşılaştırılmış bir biçimde bu konuya duyarlı insanlar, akademik çevreler için de kaynak olabilecek çok önemli veriler ortaya çıkarmıştır. Bu, ülkemizde konuşulan “Barış Süreci”ne de bir veri tabanı oluşturmaktadır.
Nesip Uzun, bu yaşanmışlığın yabancısı değil. Bu yaşanmışlığın 12 Eylül direnişçisi, sanığı, tanığı ve mağduru olmuş arkadaşımızdır. Bir önceki eserinde, 12 Eylül zindanlarında yaşadıklarını ve yaşananları, orada süren direnişleri, yeniden kurulan yaşamların ne bedeller ödenerek var edildiğini bize aktarmıştı. Ama asıl yaşam ve direnç kaynağı olan annesinin, Pakize Anne’nin onu yaşamda tutmak için ne denli fedakâr bir mücadele verdiğini aktarmıştı bize. Daha sonra Pakize Anne’nin katledilmesi ve sorumluların ortaya çıkması için aile olarak verdikleri hukuk mücadelesini de büyük bir acıyla okumuştuk.
Derdimizi dert edinerek bunu tarihe not düşüren sevgili Nesip Uzun’a şükran borcumuzla, emeğine, yüreğine sağlık.

Nesip UZUN ÖNSÖZ

Düşlerimiz
Nesip Uzun

Koynumuzda saklı düşlerimiz
Yüreğimiz ellerimizde gidiyoruz
El aman ölüm yaman
Nesip Uzun, 25 Kasım 1988


Sadece okuyanı değil yazarken her satırında yazarını da derinden etkileyen ülkemizde 31, Latin Amerika’da 45 yıllık bir dramı yazmak başlı başına bir travmadır. İşin korkunç yanı da bu kadar büyük acımasızlıkları aynı kötülükle ve canavarlıkla gerçekleştirenler, yıllar yılı aramızda, yanı başımızda normal insanlar gibi yaşamaya devam edebiliyorlar. Her cumartesi Galatasaray’da ağıtlar yakan ya da Arjantin’de Plaza de Mayo meydanında toplanan annelerin, kayıp yakınlarının çığlıkları onları rahatsız etmiyor. Toplumsal yabancılaşma, boş vermişlik, başkalarının acılarına duyarsızlık, giderek sıradan bir olay hâline geliyor. Ellerinde kaybettikleri yakınlarının resimleriyle 70 yaşın üzerinde kadın erkek bu yaşlı insanlar, bir kâğıt parçasından bir şeyler okuyorlar. Toplumu, kamuoyunu ve basını hükûmet yetkililerini acılarına ses vermeye çağırıyorlar. Her cumartesi tekrarlanan bu ritüelin onlarda yarattığı derin psikolojik travmaları hangi sözcükler anlatabilir ki!..

Birbirlerini daha önce hiç tanımamış bu insanları Hanım Anne şöyle anlatıyor: “Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok, biz şimdi kardeşten öte bir aileyiz. Bizim yalnızlığımız, terk edilmişliğimiz, bu meydana geldiğimizde kucaklaşmalarımız, bakışlarımızla ve eylem sonunda Hazzo Pulo’daki salaş masalarda içtiğimiz bir bardak çayla son buluyor. Bir haftalık dertlerimizi hastalıklarımızı burada unuturuz. Bir hafta sonraya kadar sağ kalırsak yeniden buluşuruz.”

Acaba Plaza de Mayo anneleri de aynı duygularla mı dayanıştılar? Bir ömrün yarısını kaplayan bu eylemlerde bu insanları bir araya getiren o ortak duygular her şeyden üstün olmalı ki onları yaşatabiliyor. Baba Ocak, Berfo Ana, Emine Ocak, Elmas Eren annelerden sonra Arjantin’in yiğit annelerinden Arjantin’in Emine Anası, Sara Coca Luján de Molina 20 Mart 2026’da hayatını kaybetti. 1100. haftasında onları Galatasaray’da hüzünle izledim. Vakur bir şekilde basın bültenlerini okuyup ellerinde getirmiş oldukları karanfilleri aynı yerde bırakıp sessizce ayrıldılar.

Ertesi gün anneler günüydü, tüm basında sosyal medyada annelerin kutsallığını anlatan mesajlar yayınlandı. “Cennet annelerin ayakları altındadır,” dediler. Ama onlar da anneydi. Evlatları onlara çiçek getiremeyecekler ve onlar mezarları dahi olmayan çocuklarına bu bayram da gidemeyecekler, dua edemeyeceklerdi.

Bu kitapta demokrasi geleneği oturmamış, darbelerle, seçim hileleriyle iktidarları ele geçirmiş pek çok ülke örneklerini inceledim. Kaybettirmelerin ortak hikâyelerini ve yüzleşmeleri ele aldım.
Çalışmalarımda dijital dünyanın teknolojik avantajlarından yararlanarak dünyadaki konuyla ilgili en önemli arşivleri taradım, kaynaklara ulaşmak günümüz şartlarında daha rahat. Amerika, Latin Amerika insan hakları kurum ve arşivleriyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri tutanakları, burada görülen ilgili dava metinleri, TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu dosyaları ve faili meçhuller dosyaları ulaşılabilen önemli dosyalardı. Faili meçhuller bile tek başına yüzlerce sayfalık mahkeme tutanakları, dava dosyalarıyla dolu, ancak başka bir çalışmanın konusu olabileceğinden konuyu dağıtmamak adına çalışmamı Cumartesi Anneleri ile sınırlı tuttum.

Geçen bunca zamana rağmen ne yazık ki bu ülkelerin çoğunda insan hakları ihlalleri devam ediyor. Toplumda bir avuç vicdanlı insanın çalışmalarıyla bunlar kamuoyuna ulaşabiliyor. Bizde de İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Vakfı gibi kurumlar ve gönüllü vatandaşlar eliyle arşivler oluşturuluyor, belgeler kamuoyu ile paylaşılıyor. Bu kitap tümüyle bu belgelere dayalı bir çalışma oldu. Çalışmamın başından sonuna kadar bana pek çok konuda destek veren Hasan Ocak ailesine, Hüseyin Ocak, Maside Ocak’a, Av. Ahmet Cihan’a ve belgeleriyle İHD ve TİHV’e de teşekkür ediyorum.
Bu kitabı, dünyada evlatlarını bu şekilde kaybetmiş tüm annelere, kayıp yakınlarına, onurlu ve yiğit Cumartesi Annelerine adıyorum.

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER

Hafızanın direnci ve bir adalet nöbetinin hikâyesi/ Av. Ahmet Cihan
Sizin hiç yakınınız kayıp oldu mu?/ Hüseyin Ocak
Düşlerimiz

Giriş
Türkiye’de kayıplar ve kayıp yakınlarının anlattıkları
1995 Gazi olayları ve Hasan Ocak’ın kaybedilmesi
Baba Ocak’ın kökleri, Dersim ve aile hafızası
Anne Emine Ocak
İHD İnsan Hakları Derneğinin kayıplar mücadelesi
Yüzleşme, devlet aklı ve uluslararası karşılaştırmalar
Şili, Arjantin, Uruguay, Paraguay, Brezilya, İran kayıplar ve mücadele süreçleri ile karşılaştırmalı analizler   
Bazı uluslararası anlaşma ve sözleşmeler hakkında kısa bilgiler
Türkiye’de durum, tarihsel bağlam

Kitapta kullanılan bazı tanım ve ortak kavramlar üzerine
Yararlanılan ana kaynaklar ve referanslar

KÜNYE

SAV Sosyal Araştırmalar Vakfı

ISBN 978-605-9816-28-1
Sosyal Araştırmalar Vakfı 79
Sertifika No: 47097

Araştırma-İnceleme
Plaza de Mayo’dan Galatasaray Meydanı’na Bir İnsanlık Hikâyesi
Cumartesi Anneleri
Nesip Uzun

Birinci Baskı Temmuz 2026

Yayına Hazırlayan
Serap Korkusuz

Kapak Resmi
Ahmet Şık

Editör
Av. Ahmet Cihan

Baskı Öncesi Hazırlık
Ülkü Gündoğdu

Baskı ve Cilt
Egem Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.
Maltepe Mah. Gümüşsuyu Cad. Odin İş Merkezi Kat: 2 No: 420
Zeytinburnu/İstanbul
Sertifika No: 43624

Fiyatı: 400 TL

FORM

cumartesitan 720