Üye Giriş






almanak_tum

GEÇ KAPİTALİSTLEŞME SÜRECİNDE KRİZ: TÜRKİYE 1979 KRİZİ

GEÇ KAPİTALİSTLEŞME SÜRECİNDE KRİZ: TÜRKİYE 1979 KRİZİ

18.00TL
12.00TL
Indirim Tutarı: 6.00TL

arka_kapak_1

DİĞER BİLGİLER

ISBN 978-9944-5612-7-3

Sosyal Araştırmalar Vakfı - 18
Yakın Tarih Dizisi - 2
Birinci Basım: Haziran 2008

Yayına hazırlayan: Serap Kurt
Kapak Tasarımı: Şendoğan Yazıcı
Baskı Öncesi Hazırlık: Ülkü Gündoğdu
Baskı ve Cilt: Ezgi Matbaacılık

BÜYÜK BUHRANA HAZIRLIKLI OLUN

Yeni Büyük Buhran'a Hazırlıklı Olun

Fuat Ercan

Joseph Stiglitz, The Guardian Gazetesi’nde “Yeni Büyük Buhran'a hazırlıklı olun” başlıklı bir yazı kaleme almış ve yazısında “Bulunduğumuz konumdan bakınca söz konusu düşüş, son 25 yıldır yaşanan, belki de Büyük Buhran'dan beri görülenlerin muhtemelen en kötüsü olacak” diye okurları uyarıyor. Nasıl hazırlıklı olabiliriz? Krize karşı hazırlık, hiç kuşkusuz krizle karşılaşacak olanların donanımına göre değişecektir. Ama değişmeyecek şey, krizin nedenlerini ve niçinlerini sorgulamak olacak. Hazırlıklı olmamızı teorik olarak sağlayacak bir kitabı elinizde tutuyorsunuz.  Türkiye gerçeğine pek uymuyor değil mi? Türkiye’de gerek liberaller gerekse de Marksistler krizi işaret ederler, kriz üzerine konuşurlar ama krizi yapısal özellikleri ile yani kavramsal düzeyde analiz etmezler. Sistemin yeniden üretimi konusunda uzmanlaşmış liberaller için bu tarz anlaşılabilir, çünkü liberal analizlerde kriz kapitalizme özgü bir değişken olarak ele alınmaz. Kapitalizmin sürekli denge koşullarını sağlayan bir mekanizmaya sahip olduğu savunulur. Dengesizlik ise devlet ya da sendikaların dışsal müdahelelerine bağlanır. benzeri dışsal dinamiklerdir. Kriz ya da kriz benzeri dengesizlik içeren koşulların temel nedeni, verili düzeneğin kendiliğinden işlerliğini önleyen bu ve O zaman bu dışsal dinamiklerin denetim altına alınması gerekir.

Bu anlayış “siyasetin ekonomi üzerindeki etkisinin azaltılmasının” gerekliliği üzerinden bir dilin egemen olmasına neden olmuştur. Bu egemen söyleme karşı muhalif-sol yaklaşımlar da da  benzer sorunların olduğunu görüyoruz. Krizlere karşı sınıfsal bir yaklaşımla “daha çok siyaset” denmesi gerekirken, daha çok devlet vurgusu öne çıkmıyor mu? Evet liberallerden krizin yapısal analizini bekleyemeyiz. Ama peki ya Marksistlere ne demeli! Kriz anları olanaklarla dolu anlardır. Verili olanın değişimi/değiştirilmesi olanaklarını da içerir. Krizin köken olarak kritik kavramını da içerdiğini biliyoruz. O zaman kriz zamanlarının verili olanın kendini yeniden üretememe koşullarında olanaklar anlamına geldiği ölçüde, düşünsel düzeyde verili olanın aynı zamanda eleştirilmesi anlamına gelir. Bu verili olan düşünsel yaklaşımların eleştirisi anlamına gelir. Kriz anları genellikle verili olanın yapısal bütünsel dönüşmesi sonucunu doğurmasa da, egemen düşünsel analizlerin eleştirilmesine olanak sağlar.  O zaman olanakların harekete geçirilmesi nesnel bir dizi koşulun varlığını gerektirdiği ölçüde, bu nesnel koşulları işaret edecek alternatif bir bilgilenme biçimine ihtiyaç duyulur. Yani kriz anında açığa çıkan olaya müdahale etmek için, olay anını alıp götürecek olanakları işaret etmek ve dahası ve daha da önemlisi bu olanakların organize edilmesi gerekiyor. Ama Türkiye gerçeğinde bu işaret etme halinin yani değiştirilecek şeyin gerçeklik olarak netliği hakkında yeteri kadar bilgi yoktur. Ya da bu tarz bir bilgiye ihtiyaç duyulmaz. Bu ifade sadece değiştirmek isteyenler için doğru bir ifade. Verili olanı devam ettirmek isteyenler bu konuda oldukça donanımlı ve başarılılar. Zaten iktidarlarının devam etmesi de buna dayanıyor. Ama muhalif yapılar Türkiye’de genellikle olay anına yoğunlaşma konusunda özel bir ısrar gösterirler. Arka planı anlama ve açıklamaya ilişkin en küçük çaba bile küçümsenecek bir entelektüel konuma dönüşür. İfade iddialı, ama ne yazık ki doğru. Belki daha da vahim olanı, Marksist düşüncenin tarihsel zenginliğini yaşanan krize uygulamak bir yana, bu zenginliği derli toplu sunan çalışmaları bile bulamıyor olmamız. Açık bir ifade ile bugünlerde sıkça “patladı patlayacak” dediğimiz kriz olgusunun anlaşılması için ilk elden kapitalizmde krizlerin neden ve niçinlerine yönelik Marksistlerin sahip olduğu tarihsel donanımın yeniden hatırlanması ve belki de bu topraklara aktarılması gerekiyor. Ama verili olan analiz ve açıklamaları, bu açıklamalar arasındaki farklılıkları aktarmak yetmiyor, bu analizlerin içinde yaşadığımız gerçekle, yani Türkiye gerçeği ile, bağlantılarının kurulması gerekiyor. “Türkiye gerçeği” vurgusu Marksist kriz teorileri açısından oldukça önemli. Önemli çünkü Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş toplumlarda yaşanan krizlerin anlaşılması açısından bu teoriler önemli olmakla birlikte, sahip olduğumuz Marksist kriz teorileri eksik kalıyor, yetersiz kalıyor. O zaman kriz teorilerinin aktarılması yetmiyor, ama geç kapitalistleşen toplumlarda yaşanan krizlerin nasıl analiz edilmesi gerektiğinin de gündeme taşınması gerekiyor. En zorlu olanı bunu yapmak. Belki de Türkiye’de tutarlı bir kriz açıklamasının olmamasının temel nedeni de bu. Sevgili Melda Y. Öztürk’ün çalışmasını önemli ve anlamlı kılan bu sorunun üzerine gitmesidir.

Melda bildiğim kadarıyla on yıldan daha fazla bir zamandır Marksist kriz teorileri üzerine çalışıyor. Ama konuyu/problemi sorunlu ve zorlu bir yerden ele alıyor. Sorunlu yer derken krizi sadece kriz olarak kendi içinde ele elıp analiz etmiyor. Krizi kapitalizmin yapısal işleyişi içinde yani bütünsel teorik bir düzeyde  ele alıyor. Burada temel referansı Karl Marx’ın çalışmaları. Yani kapitalist sistemin yapısal işleyişi üzerinden bir dil, krizi açıklayıcı dil kurmaya çalışıyor. Sorunu sistemin yapısal mantığından hareketle analiz etmeye yönelmek, doğrusu günümüzde oldukça zor ve insanı zorlayan bir seçim. Sevgili arkadaşım Melda bu zorlu işin üstesinden gelmek için tarihsel bir referans üzerinden hareket ediyor. Türkiye’de çeyrek yüzyılı aşan zaman sürecinde yaşadıklarımızın temel nedenlerinden biri de 1979 krizidir. Melda bu oldukça önemli tarihsel olgudan hareket ediyor. Yazarımız zorlu bir kurguya yöneliyor. Kapitalizmi tanımlayan sermaye birikiminin genel dinamiklerinin Türkiye gibi geç kapitalistleşen ülke gerçeğinde nasıl biçimlendiğini yani Melda’nın deyimi ile “geç kapitalistleşme sürecinin özgüllükleri bağlamında” analiz ediyor. Yani kapitalizmi tanımlayan temel özellikler ile bu özelliklerin geç kapitalistleşen toplumların kendine özgü dinamikleri arasındaki içsel bağlantılar dolayında kriz sorununu ele alıyor. Bu tarz bir ele alış, ister istemez sadece kriz olgusu ile sınırlı kalmayıp, Marksist kavramsal çerçeve dolayında Türkiye gerçeğinin yeniden kurgulanması/analiz edilmesini gerektiriyor. Yani yaşanan süreçten izole edilen bir alanda kriz sorunu ile yüzleşmek değil, fakat verili toplumsal ilişkilerin tümüne içkin olan, o ilişkiler dolayında biçimlenen bir kriz analizi. Bu tarz bir ele alış yazarımızın dediği gibi “Marksist kriz analizlerini yetersiz veya geçersiz gören değil, aksine geliştirmeye ve zenginleştirmeye çalışan bir yaklaşım.”

Krizin yine gündemde olduğu ve görünen o ki gündemde olmaya sık aralıklarla devam edeceği bir toplumsal yapı içinde yaşıyoruz. Melda’nın çalışmasını anlamlı kılan diğer iki argümanını işaret etmek anlamlı olacak. İlk belirleme krizin kapitalizme içkin olması. Ama ikinci belirleme daha çok sınıfsal bir belirleme. Her kriz aynı zamanda yapısal bir dönüşüme yol açmadığı ölçüde, sermayenin emek üzerinde denetim ve kontrolünün artmasına neden olur. Ama aynı zamanda kriz, sermayeler arası bir dizi çatışmaya neden olur. Çatışma ise sermayelerin yeniden yapılanması yani “sermayeler arası kardeş katli” denen bir dizi gerilim açığa çıkarır. Her iki kavramsal düzeyi detaylı bir şekilde açıklamaya gerek yok. Türkiye’nin 2001 krizini izleyen yıllara bakmamız yeterli olacaktır. Büyüme rakamları ile birlikte ele alınması gereken ücretlerdeki düşüşler, artan işsizlik ve bazı sermayelerin yaşadığı iflaslara karşılık bazı sermayelerin de servet ve sermayelerini arttırmaları kriz sonrasının temel sonuçları olmuştur.

Burada kriz kavramının tarihsel olarak ilk kullanımına bakmamız yararlı olacak. J. Hubermas’ın Meşruluk Krizleri kitabından öğrendiğimiz kadarıyla kriz kavramı ilk olarak Orta Çağ’da tıp disiplininde kullanılıyor. Ve ölümcül bir hastalık anında ölüm ile yaşam arasındaki o ince ayrımı ifade etmek için kullanılıyor. Bu anlamda hastalığın dönüm noktasını işaret etmek için kullanılmıştır. Krizin bu şekilde ele alınması aslında Marksistler arasında oldukça yaygındır. Marksistlerin kapitalizmin öteki dünyaya gitmesi için umutlandıkları anlardır, kriz anları. Kapitalizmin krizi her zaman hastalık anındaki ince çizgiyi yani ölümü çağrıştırmıştır. Ama Hubermas’ın işaret ettiği gibi kriz hem yapısal-nesnel koşullar hem de öznel koşullar dolayında biçimlenir. Bu anlamda kriz her zaman nesnel koşulların ürünüdür. Ama krizin sonuçları her zaman öznel koşullarca belirlenir. Öznel koşullar bazen hastanın ölüm koşullarını hızlandırır, ama bunun için öznel bir iradenin açığa çıkması gerekiyor. Bu öznel irade gösterilemiyorsa o zaman kriz verili olan yapısal koşulların yeniden güçlenerek üretilmesine, yani hastanın hastalıktan direnç kazanarak çıkmasına neden olur. Bu verili olan yapının yapı-içi güçlenerek dönüşmesi anlamına gelir. Kapitalizmin hastalıklardan kurtularak daha bir güçlenmesi yapı-içi bir değişimi işaret ettiği ölçüde, kapitalizmin yeni bir evreye girişinin de temel belirleyeni olur.

Krizin nesnel koşulların ürünü olması politik öznelliklere çağrı çıkartması anlamında tehlike ile olanağı içinde barındırır. Sınıfsal bir dil ile ifade edildiğinde tehlike ve olanak tamamen eşzamanlı bir ifade olarak ele alınabilir. Sermaye için tehlike, işçi sınıfı için olanak anlamına gelecektir, ama tersi bu tarz tam sınıflar arası bir dili değil, ama aynı zamanda sermaye içi sınıfsal bir çatışmayı da içerir, yani sermaye için olanak işçi için tehdit ama bazı sermayeler için de tehdit anlamına gelir. Krizin bu çifte anlamına yukarıda da işaret ettiğimiz 2001 krizi ile yakından şahit olduk. 2001 krizinin sadece emek üzerinde değil, aynı zamanda sermayeler arasında da bir dizi tehdit ve olanaklar içerdiğini gördük. Çok açık bir şekilde sermaye dışı tüm kesimler için olumsuzluk üreten bu yapı, bazı sermaye grupları için serpilip büyüme ve birikim/servetlerini inanılmaz bir şekilde artırmalarına neden olmuştur. Bu çelişkiyi daha iyi görmek için 2001 sonrası krizin olanak tanıdığı donanıma güvenen sermayenin organik aydınına kulak vermek anlamlı olacaktır. Sermayenin tüm istek ve çıkarlarını artık kendine özgüven üzerinden rahatça ifade eden Referans Gazetesi yazarı, sermayenin pek güzide aydını, Güven Sak’ı dinleyelim: Kriz tehdidinin orta yere yayıldığı bir dönemde yazar “Sonsuz imkanlar çağında neden kendimizi mutsuz hissediyoruz” gibi bir başlık altında düşüncelerini ifade ediyor. Sermayenin pek fena organik aydını; “Bugünlerde memlekette olup bitenlerden rahatsız olabilirsiniz. Olmayın. İçinizde bir büyük fırsatın kaçabileceği endişesi fena halde yer etmiş olabilir. Etmesin. Bu sonsuz yorgunluklar yılında kendinizi fena halde yılgın hissediyor olabilirsiniz. Hissetmeyin. İçinde bulunduğumuz dönem daha önce tahayyül edilmesi mümkün olmayanın düşünülebilmesine imkan sağlıyor” açıklamalarını yapıyor (Güven Sak, Sonsuz imkanlar çağında neden kendimizi mutsuz hissediyoruz, 22.03.2008, Referans Gazetesi). Gerçekten de aydın olma halini olası olanları işaret etme yeteneği ile açıklarsak, pek liberal yazarımız kriz tehdidi altında yaşayanları uyarıyor. Yok yok sermaye sınıfını uyarıyor. Yazarımız çokça tartışmalı olan Çin alfabesinde krizi ifade etmek için kullanılan kelimeye dikkat çekiyor. Kelime iki parçadan oluşuyor: Bu parçalardan her biri tek başlarına kullanıldıklarında biri tehlikeyi, diğeri de fırsatı ifade etmektedir. Yani Mandarin kelimeleri olarak kriz (wïij¥) iki farklı karakter ile ifade ediliyor: wïi and j¥. Tehdit ve fırsat. Fakat yazarımız fırsattan yararlanabilmenin ilk koşulu onun farkında olmaktır diyecektir.

Yazar krizin yapısal mantığını oldukça iyi kavramış olarak “uluslararası kriz kendi ilacını da içinde barındırmaktadır” demektedir. Yazarımız liberal ideoloji üzerinden sermaye sınıfı için doğru bir ifade kullanırken, sermayeler için doğru olmayan bir ifade kullanıyor. Yani fırsatı sadece farkındalığa indirgiyor. Oysa işaret ettiğimiz Referans yazarlarından pek liberal Ertuğ Yaşar daha gerçekçi bir dil kullanıyor. Yazısının başlığı “Kriz sağlıklı bir düzeltme getirir.” Sermayenin organik aydını olmasının ötesinde aynı zamanda bilfiil sermayenin günlük mantığı içinde yer aldığı için sorunu daha gerçekçi tanımlıyor. Ertuğ, krizin ekonomi için bir "düzeltme" anlamına geldiğini  belirtiyor. Düzeltme ne anlama geliyor sorusu için yazarımızın cevabı hazır: “Talep fazlasının getirdiği fiyat şişmesi nedeni ile pazara yeni giren oyuncuların bir kısmı (işini iyi yapmayan eski oyuncuların bir kısmı ile birlikte) dökülürler ve her anlamı ile kaliteli iş yapanlar pazarda kalırlar. Evet, bu genel ekonomi için bir kaynak israfıdır. Ama liberal ekonomilerde düzeltme yapılmasının başka yolu da yoktur. Zamanla ve yaşayarak alışacağız.” (Ertuğ Yaşar:Kriz sağlıklı bir düzeltme getirir, Referans Gazetesi, 11.04.2008).

Krizin ölümcül bir hastalık anında öteki dünya ile bu dünya arasındaki anı, bu anlamda da önemli bir tehdidi içerdiği doğrudur. Ama yapının yani kapitalizmin bir sistem olarak “öteki dünyaya” gitmemesi, aynı zamanda bazı sermayeler için yeni fırsatlar doğuruyor; bu fırsatlar sisteme içkin çelişkileri daha bir yoğunlaştırsa bile, Melda’nın elinizdeki kitabın ilerleyen sayfalarında açık bir şekilde işaret ettiği gibi, sistemin bir bütün olarak yeniden yapılanması anlamına geliyor. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi kriz sadece ekonomik dilin kullanılacağı teknik bir süreç/an değil, güç ilişkilerinin/sınıfsal çelişkilerin çok ama çok yoğunlaştığı anları ifade ediyor.

Kriz dönemleri kapitalizme özgü çelişkilerin en yoğun hissedildiği anlar olduğu için Joseph Stiglitz “hazırlıklı olun” çağrısında bulunuyor. Çağrı, sistemin yeniden üretiminin gereklerini işaret etmek için, sermayenin organik aydının çağrısıdır. Sürece müdahalenin gerekliliğini işaret eden bir çağrıdır. Bu çağrıya karşı sermaye ve sermayeyi temsil eden yapıların neler yapacağını yaşayarak göreceğiz. Ama bu görme halinin pasif bir hal olmaması için eleştirel Marksist sosyal bilimcinin de politik bir sorumluluğu vardır. Sorumluluk sürecin alternatif bilgisini oluşturmaktır. Nedenlerin, niçinlerin ve nasılların dökümünü yapmaktır. Tarihsel olanı sınıfsal boyutu ile deşifre etmektir. Esir alınan, karanlıklarda bırakılan zihinlere “ışık, biraz ışık tutmaktır.” Verili iktidar ve egemenlik ilişkilerinde bunu yapmak zordur ama bu zoru becermeninse  oldukça heyecan veren bir güzelliği vardır. Cogito Dergisi için yapılan bir söyleşide Umberto Eco durumu o kadar iyi açıklar ki: “Kriz baş gösterdiği zaman, yani derin bir sorun ortaya çıktığında mesele yalnızca entelektüelleri değil, toplumun her kesimini ilgilendirir.... Entelektüel ne yapsın, bir kitap yazıp tüm sorunları çözecek bir anahtara mı sahiptir? Hayır. Oysa tam tersine entelektüel, bir sıkışma durumunda, çıkış yolu gözükmeyen ve öylesine giden, olması gerekirken hiçbir şey olmayan bir düzende, bir kopma, karma, ayırma işlemi yapan kişidir. Rene Descartes diyerek felsefe yapmaya başladığında bir krizi çözmez, tam tersine, büyük, devasa bir krizi başlatır, binlerce başbelası sorun yaratır. Sözcüğün ilk anlamında belki. Bir kriz yaratmak, varolan bir hali eleştirip, bu değişmezlik tarlasına ‘kuşku’ tohumları ekmektir.” (Cogito, sayı 27).

Sevgili arkadaşım Melda’nın zor olanın üzerine gitmesi heyecan verici. Bu heyecanın ürünü bizleri “Yeni Büyük Buhran'a” karşı hazırlıklı olmamızı sağlıyor, bunun bilgisini bizlere sunuyor. Tabii ki Sosyal Araştırmalar Vakfı da heyecanın ürününü dolaşıma sokarak katkıda bulunuyor.

Fuat ERCAN

+
-

YAZARLAR